Ben 43 yaşında, 6 çocuklu bir memur ailesinin Ankara’da doğup büyüyen bir ferdi olarak; sizlere o yıllara kısa bir yolculuk yaptırıp; iki dönem arasındaki iç sızlatan farkları, hunili bir doktor gözünden görmenizi istiyorum.Teknoloji, hayatımızın her ânını işgal edip hayatı kolaylaştırırken bi yandan da hayatımıza yeni kavramlar ekliyor: ‘İnternet bağımlılığı, özellikle çocuklarımızın teknolojinin esiri olması’, kısacası, çocuklarımızın gerçek hayattan uzaklaşıp bilgisayar ortamındaki yapay, hayalî dünyada yaşaması; sokaklarda top peşinde koşmak yerine, dört duvar arasındaki sanal bir âlemde, hareketsiz, sosyallikten uzak yaşaması sorunu. Çocuk psikiyatrisine başvuran binlerce konuşmayan, içe kapanmış çocuk… Çocuklarıyla ilgilenmek yerine tableti telefonu ellerine verip hayatına devam etmek daha kolay gelen veya teknolojinin tüm imkanlarını sunup paranın ne olduğunu bilmeyecek yaştaki çocuğuna herşeyi satın alan erişkinleri görüp kahrolurken; geçmişteki son derece basit bazı şeyleri ne kadar özlediğimi hissettim…

 

Geç saatlere kadar sokaklarda ip atlayıp, top oynayıp ara ara eve gelip kana kana su içip geri sokağa kaçmayı;

Hepimizin önlük- beyaz yaka ile okula gidip şimdilerde ne yazık ki söylenmesi yasaklanan ‘andımız’ı avazımız çıktığı kadar bağırarak okumayı; beslenme çantamızdan birbirimize bişeyler ikram edip paylaşarak yediğimiz herşeyi; zor elde ettiğimiz ya da kolay ulaşamadığımız yiyeceklerin damağımızda bıraktığı o müthiş tadı;

Akşam yemekten sonra çay demlenip eve davet edilen komşularla televizyon izlemenin bile keyif verdiği, konuşan araba Kara Şimşek’in erkek çocukların hayalini süslediği günlerde, Barış ağbimizin adam olacak çocukları olarak Halit Kıvanç’ın sunduğu 23.Nisan törenlerini heyecanla beklemeyi;

Ailecek gittiğimiz, zihnimize kazınan lunapark eğlencelerini;

 

Şimdiki gibi çok rahat ulaşılan elektronik ortamlardan değil, (ki, onda bile okuyan çocuk, genç sayısı çok az) halk kütüphanesinden ödünç alıp okuduğumuz, sayfaları kağıt kokan (kitapları benim gibi koklayarak okuyan vardır herhalde?) kitapların verdiği mutluluğu;

 

Okumak dışında yazmayı da seven çocuklar olarak, günlük tutmayı, mektup arkadaşımızdan heyecanla beklediğimiz mektupları;

 

Çok daha kolay erişilebilir ama keyfi çok daha fazla olan, mutluluk veren tüm aktiviteleri çok özlüyorum; yaşlandım mı acaba; haaayııır, asla kabul etmiyorum, tıbben ‘yaşlı’ aralığı değişti bikereee… Neyse, bi taraftan da her konuyu olduğu gibi bunu da sorguluyorum: Acaba herşeyi kolay elde etmek mi, sosyallikten oyun ve paylaşımdan uzak bi hayat yaşamak mı; yarış atı gibi eğitim sistemi mi, ‘ödülle cezalandırılmak’ mı (yanlış yazmadım, ödül aslında çocuğu ruhen cezalandırmaktır!), çocuklarımızı doyumsuz ve mutsuz yaptı sizce?

 

Tabi ki geçmişte kalmayalım, hayallere saplanmadan günümüzü yaşayalım, her konuda gelişim ve yenilikleri takip edelim ama aradaki o ince çizgiyi bizim ve çocuklarımızın lehine çevirmek için; teknoloji ya da şimdiki çocukları, gençleri yargılamak yerine bazı gerçekleri görüp kendimizi de eleştirmemiz gerekiyor.

 

Benim biri 8, diğeri 10 yaşında iki oğlum var. Çocuk büyütme ile ilgili çok kitap okumuşluğum olmasına rağmen, on yıllık ebeveynlik deneyimimde vardığım sonuç: her çocuk kendi kitabını yazdırır; teorik ve pratik birbirine uymayabilir. Aynı anda dünyaya gelen ikiz kardeşlere bakıyosunuz; genetikleri teorikte aynı, büyüdükleri çevre aynı çevre, anne baba deseniz aynı; hani bazıları burçlara bağlar değişimi; ikizlerin burçları da aynıyken iki kardeşin de her yönden farklı oluşunu nasıl açıklarsınız? Her çocuk kromozomunda kodlanmış karakteristik özellikleriyle doğduğundan biz ebeveynlerin karakter oluşumunda etkisi çok mu az, başka deyimle büyüklerimizin dediği gibi aslında ‘herkes huyuyla mı doğuyor?’.

 

‘Çevre’ çok etkili çocukların büyümesinde… Ben 40’lı yaşlarda, benimle aynı kuşak arkadaşlarımla hep konuşuyorum; ‘biz ödevimizi kendimiz yapardık, annemiz bi bakardı kaçacak yer arardık vs vs’ ama şu andaki çevre, bizim büyüdüğümüz çevreden o kadar farklı ki! Biz okuldan geldiğimizde evde şimdiki gibi uyaranlar yoktu. O yüzden okuldan gelince de ödev yapmak bizim aslında şimdiki çocuklardan daha sorumluluk sahibi olmamız kaynaklı değil; ilgimizi çekecek şu anki kadar televizyon, bilgisayar, rengârenk kitaplar, oyuncaklar olmaması, olabilir mi acaba? Şimdiki şartlarda kendi çocukluğumu ve hayal dünyamı düşünüyorum da, hiçbir kuvvet beni tutamazdı herhalde, hep çalışan, çok okuyan bir kız çocuğu olarak aynı yoğunlukta ders çalışıp kitap kurdu olur muydum acaba, hiç sanmıyorum! Biz sokakta oynayabilen çocuklardık, ‘mahalle kültürü’ içinde akşam karanlığında dâhi top oynayıp ip atlarken deşarj oluyorduk. Şimdi; tacizcisi, organ mafyası, sapığı derken hangimiz çocuklarımıza özgürce sokakta oynama izni verebiliyor, çocuğun tüm özgürlüklerini kısıtlayıp kurallara boğarken kendi ayaklarının üstünde duran, cesur, atılgan bir gençlik yaratmak ne denli mümkün sizce?

 

Hepimizin tek tip önlükle okula gittiğimiz dönemle, şimdiki gibi her türlü kıyafetin sınırsız olduğu günleri veya Barbie bebeğin ulaşılmaz olduğu dönemden, Çinliler sağolsun, pazarda, markette bile satıldığı bu dönemi karşılaştırıp, çocukları doyumsuz veya markacı olmakla suçlamak doğru mudur peki?

 

Her ne kadar izletmesek, yaşatmamaya çalışsak da bu çocuklar sokakta yerde yatan savaş çocuklarını görüp, ‘bombalanma, şehit, ölüm’ kelimelerini işiterek yaşarken ve hayatın bu gerçeklerini erken yaşta öğrenirken daha tepkili, âsi, daha saldırgan olmaları çok normal değil midir sizce de?? Çocukları yaşadıkları bu dönemin şartlarına göre değerlendirirsek, bize olan tepkileri, isyanları daha çekilir hâle geliyor inanın.

 

Onlar henüz on yaşındayken sınava hazırlanmak zorunda bırakılan eğitim sisteminin kurbanları. Anne babalarının kendilerine yarış atı muamelesi yaptığı, haftasonlarını bizim gibi evcilik oynayarak değil, çoğu; anne babasının egosunu tatmin için veya çağı yakalamak için piyano kursundan satranç dersine koşturarak geçiren çocuklar. Proje ödevi ‘bir barometre tasarlayın’ olan sekiz yaşındaki bir çocuğu, ‘zamanında biz ödevimizi kendimiz yapardık’ diye tembellikle suçlamak yerine, ‘muhteşem!’ eğitim sistemimizi yargılamak daha doğru olmaz mı? O minicik elleriyle bizim alfabe öğrenmeye çalıştığımız dönemde el yazısı saçmalığıyla uğraştırılıp, ‘deneme-yanılma’ değil, ülkemizin millî ‘deneme- yamulma’ metoduyla; bir yıl çocuğa ‘el yazısıyla eğik, bitişik yaz!’; ertesi yıl kural değiştirip ‘dik, ayrı, düz yazıyla yaz!’ dediğimiz çocukların okul sevgisi,  yorgunlukları ve huysuzluğu arasında sizce hiç bağlantı yok mudur? Gün ağarmadan yollara düşüp servisle okula giden ve akşam eve dönünce bakıcısının karşıladığı bir çocukla; bizim gibi okula yürüyerek gidip, öğlen annesinin evde karşıladığı, akşama kadar sokakta oynama şansı olan çocukları karşılaştırmak sizce âdil midir?

 

Evde pişen tek tencerede ne varsa yiyen, yemezsek aç kalıp alternatif sunulmayan, şimdilerde ‘bilinçsiz’ diye vasıflanan annelerimizin yaptığı ‘nefis ev yemekleriyle’ büyüyen çocuklardık biz. Hormonlu, GDO lu, şekerli, unlu, yasaklı, blw mi, gluten free mi, omega mı, alerjik mi diye delirip değişik menüler ve alternatifler sunduğumuz; dış hayatta da istediği her türlü fast food veya kantin ürünlerine kolaylıkla ulaşabilen çocukların ‘iştahı neden bizimki gibi değil?’ acaba, biz önümüze konanı itirazsız yiyorduk oysa ki?? Böyle bir karşılaştırma yapmak, sizce de komik değil midir?

 

Onlar hayatı yakalamak isteyen, kendilerine gelecek kazandırmak uğruna gece gündüz çalışan; istemese de yorgun, stresli anne babaların; bu şartlar altında çocukluğunu yaşayamayan minik savaşçıları… Durumu böyle değerlendirip, çocuklarımıza böyle yaklaşırsak, kendimizi daha iyi hissediyoruz. Çocuklarımızın tepkisini, davranışlarını kişisel algılamayıp geçmişle günümüzü bu yönleriyle de karşılaştırabilirsek; kendi stresimizi azaltacak ek uğraşlarla rahatlayıp, daha mutlu ebeveynler olursak, inanın çocuklarımız da daha mutlu büyüyorlar. İşin uzmanı değilim, iki çocuklu, empati ve gözlem yeteneği iyi bir doktor anne olarak bunlar nâçizane görüş ve önerilerimdir…

 

Geçmişten bugüne ve geleceğe belki değişik bir yolculuk oldu ama ben her zamanki gibi yazarken yine düşündüm, sorguladım, mutlu oldum umarım siz de okurken keyif alıp kendi hayatlarınıza dâir olumlu çıkarımlar yaparsınız.

 

Hayatın size sunduğu tüm keyif ve güzelliklerin farkına varmanız dileğimle…

 

 

0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

©2021 Anadolu Gezi Rehberi

İletişim

Gönderiliyor

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account