Sevgili gezisever dostlarım; ne yazık ki ülke ve dünya olarak kötü bir dönem geçiriyoruz. Bir taraftan bitmek bilmez güç hırsı, savaşlar, cinnet sınırında yaşayan insanlar; insanlıktan uzaklaşmış vicdanlar, diğer taraftan da tabiatın bize açtığı savaş, dünyanın bir ucu yanarken, diğer ucu fırtına ve selden bitâb. Yazdığım bir öykümü sizlerle paylaşmak istedim; biz tükenirken; dünya tükenirken…

 

İşte Biz O Gün Tükeneceğiz 

 

Bugün nöbetçi hekim olarak Yoğun Bakım Ünitesi’ne böbrek yetmezliği bulgularıyla yatırdığım 8. hastam… Susuzluktan vücudu iflâs etmiş, beslenememekten kaşektik, soluk benizli, sarı skleralı, kurumuş dudaklı, mutsuz ve umutsuz bakışlı insan görmekten artık ben tükendim. Damaryolu aç, tak serumu, yükle sıvıyı, daya parenteral nutrisyonu, taburcu et, peki ya sonra? Dünya hızla yok olurken, kim bu gezegeni iyileştirip taburcu edecek bir fikriniz var mı??

 

Onkoloji katındaki doktor arkadaşım konsültasyona çağırdı. Bir kat kanser hastalarıyla dolu; çaresiz yüzler, ağrı çeken bedenler… Son 10 yıl, kanser oranı 20 kat artmış. Yıllardır dayatılan genetiği değiştirilmiş gıdalar, teknolojiye bağımlı hâle getirilen insanların mâruz kaldığı radyasyon, tükenen doğalgaz kaynakları yerine her ülkede kurulan nükleer santraller, solunan oksijeni düşük hava, her ortamda temas halinde yaşanan kimyasal maddelerle, kanserin salgın gibi artmasından daha doğal ne olabilir ki? Geçen yıl kanseri tedavi eden buluşuyla ödül alan bilim adamı konuşmasında ne güzel söyledi: ‘Esas olan kanseri tedavi etmek değil, kanser yapan etkenlerden dünyamızı temizlemektir’ diye, insanların bu bilince ulaştığını görecek miyiz acaba?

 

Yoğun bakıma döndüm, Karadenizli astım hastası Rüstem Amca yine sıkışmıştı. Acil müdahale ederken, onunla geçen gece yaptığımız sohbet aklıma geldi. Rüstem Amca 2000’li yılların başında Karadeniz’in bir köyünde ailesiyle mutlu mesut yaşıyormuş.

 

‘Ektiğimizi yiyor, fazlasını satıp geçiniyorduk. Karadeniz o zaman şimdiki gibi değildi, her taraf yemyeşil ormanlar, her yerde akarsular, otlayabilen hayvanlar vardı. Paranın ve petrolün yeşili ne zaman ki dünyayı ele geçirdi, ülkenin yeşil alanları, ormanları yok edilmeye başlandı. Kıtalararası insanların doğa harikası olarak görmeye geldiği güzel memleketim yavaş yavaş satılmaya, yakılan ormanların yerine oteller dikilmeye başladı. Öyle bozduk ki doğanın düzenini, öyle aldık ki o kestiğimiz ağaçların âhını, tabiat ağladı, gözyaşları sel oldu, elimizde ne var ne yok, aldı götürdü. Zamanla ne tarım kaldı ne hayvan, herşey fabrikasyon, doğal olmayan, doğanın değil insanın ürettiği besinler, üç günde büyütülen hayvanlar ve ürünleriyle,  sağlıklı olunur mu hiç? Benim dedem ve öncesindeki kuşağın ortalama ömrü 80 yılmış, şimdi şu hâlime baksana; dışardan alamadığım oksijeni makineden alarak yaşamaya çalışıyorum, hayat denirse buna…’

 

Ben o herşeyin dalından, doya doya yiyip içilebildiği dönemleri hiç göremedim. Anne ve babamdan dinlediğim, ‘daha az’la yaşayabilen ama ‘daha mutlu’ insanların dünyasını filmlerde, aile fotoğraflarımızda gördüm sadece. Şu an belki yaşam o yıllara göre çok daha teknolojik, daha imkânlı herşey ama ‘yaşam’la ‘hayat’ çok ayrı şeyler. Günümüzde ilaç şeklinde, bir tane tableti yutup günlük su ihtiyacımızı karşılıyoruz ya; bense kana kana su içerek, suda hayat bulmak isteyenlerdenim. Oturduğum rezidansın kırkıncı katındaki terasımda kurduğum yapay bahçede oturmak değil, annemin anlattığı, o rüzgârla sarhoş eden portakal ağaçlarının kokusuyla mest olmak isterdim.

 

15 yaşındaydım, yattım, uyumak üzereyken önce korkunç bir gürültü duydum, sonra sonsuz karanlık çöktü üzerime. Saatler sonra gözüme tutulan el fenerinin o cılız ışığı gözlerimi kamaştırdı, tam 15 saat sonra göçüğün altından yüzüme tutulan ışık sanki benim gelecek günlerime, hayatıma, ideallerime tutulmuş oldu. Aylarca hastanede yattım, insanları hayata döndürmek, yaşatmak için gece gündüz koşturan doktorlardan öyle büyülendim ki, doktor olmaya karar verdim. O depremde ailemden kayıplar oldu, çok zor günlerdi, asıl ülkemizin kayıpları çok fazlaydı ve mâlesef etkileri yıllarca devam etti. Mevcut tüm kaynaklarını tüketip, üretim olmadan devamlı tüketen ve üreyen bi topluluğa hangi doğa, hangi gezegen dayanabilir ki?? İnsanların bitmek bilmez para hırsı, ülkelerarası petrolü ele geçirme mücadelesi, bu uğurda çocuk, yaşlı, kadın demeden insanların öldürülmesi, dünya nüfusu milyarlara dayanmışken vicdanın, merhametin yerlerde sürünmesi hangi dünyayı tüketmezdi ki?

 

Doktor olmak için çok çalıştım, hekim sadece insanlara değil, yaşayan her canlıya hayat vermeliydi ve ben de hayatımı bu felsefeye adadım. Dünya kısır bir döngüye girmişti. İnsanlar hırslarına yenik düşmüş, daha fazlasına sahip olmak için elindeki her kaynağı tüketmiş, yakmış, yıkmış, kirletmiş; kurulu düzenle, mevsimle, iklimlerle bile oynamıştı. Şimdiyse yok ettiklerine ulaşamadığından hastalanıp ölüyor, insanlık yavaş yavaş tarihe gömülüyordu. Hiç bitmez sandığı suyu, kumu, ilaçları yaptığı bitkileri, doğal besinlerini, tarımı, hayvanları zamanında korumuş olsa, şu an bu çaresizliği yaşamazdı, ama…

 

Bu gece nöbette sanki her hasta anlaşmış gibi bana bunları düşündürüyordu ki köşedeki yatakta yatan kızcağızın sesiyle kendime geldim. Zeynep henüz 18 yaşında bi kızcağızdı, doğuştan sahip olduğu kromozom anomalisinden ötürü sendromikti.  Tüm kasları yıllar içinde felç oluyor, ailesindeki diğer 3 kuzeni gibi o da bu dünyaya şanssız gelip yaşam mücadelesi verip, hayatı yaşamadan ölen, ‘büyük nükleer santral sızıntısından etkilenen kuşağın’ çocuklarındandı. İşte tam da bugün düşündüğüm konuyla ilgiliydi bu hastalık da, insanlar doğalı koruyup nükleere ve teknolojiye kaymasaydı, kromozomuna kadar bozulmayacaktı!

 

İnsanoğlunun gelişip teknolojiyi kullanma rahatlığından, onun esiri olması arasında o kadar kısa bi süre vardı ki… En zeki varlık olan insan, vârolan en vahşi de yaratıktı ve çok basit bir gerçeği unutmuştu: ‘Doğayla, kâinatın gücüyle kimsenin yarışamayacağını’. Zamanında doğayla iyi geçinse, şu an ona karşı savaş veriyor olmayacaktı, artık herşey için çok geçti ne yazık ki! Haftasonu başka gezegende yaşamaya başlayan ilk ailenin görüntüleri yayınlandı ama o gezegen de, bu kafadaki insana ne kadar dayanabilir ki?

 

Önümdeki bilgisayarı açtım, taktım simülasyon gözlüğümü, kulağımda kuşların, ağustos böceklerinin sesi, bir ormanın içinde hamakta sallanıyodum şu an. Uzaktan gürül gürül akan şelâlenin şırıltısı, yüzümde güneşin tatlı sıcaklığı. Öyle isterdim ki bunların hepsinin gerçeğine sahip olunan yıllarda yaşamayı… 2060 yılında ‘yaşatmak için yaşayan’ bir hekimim ben. Keşke insanların elli yıl sonra oluşturabilecekleri dünyayı görüp, ‘yaşamak için yaşatmak’ zorunda olduklarını bilerek önlem aldıkları, tüketilmemiş bir dünyaya doğabilseydim!

 

O sırada hemşire hanım kapıya durdu: Doktor hanım, yoğun bakım hastasının yakınları bilgi alamadık diye sıkıntı çıkarmış, ışın kılıcıyla etkisiz hâle getirdik, bi bakabilirseniz??

– ‘İşe bak yaaa, 2060 yılına geldik, hâlâ hasta yakınları, sağlık sistemi, nöbetler, sorunlar hep aynı! Bu ülkede, bu dünyada asıl değişmesi gereken şeyler hiç mi değişmez, teeyeeaallammm!!’

 

Not: Gönül isterdi ki 2060 yılına dâir daha güzel beklentilerimin olduğu bir hikâye yazayım. Ama dünyayı bu aymazlıkta kullanmaya devam edersek, 50 yıl içinde tüm kaynaklarımızı tüketeceğimizi öğrenince; anlattıklarımın, çok da ütopik olmayan trajik gerçekler olabileceğine eminim siz de hak vereceksiniz.

Bunların sadece kötü kurgular olması ve dünyamızın rengârenk bir geleceğe kavuşması umuduyla…

 

 

 

 

 

0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

©2021 Anadolu Gezi Rehberi

İletişim

Gönderiliyor

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

Create Account