Cumhuriyetin 96. Yılı kutlamaları İzmit’te özel söyleşiler, konferanslar ve sergilerle dolu dolu gerçekleşiyor. Bu kutlamalar çerçevesinde yapılan  “Dahi Atatürk İzmit’te” isimli konferansa, mimar, tarihçi, yazar, Sabiha Gökçen’in manevi oğlu Eriş Ülger, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden ve tarihçi yazar Prof. Dr. Kemal Arı’nın katıldı. İzmit Belediyesi’nin ev sahipliği yaptığı, Nicomedia Lions Kulübü’nün büyük katkılarıyla gerçekleşen konferans Mimarlar Odası Taş Bina’da yapıldı. Konferansa İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet, İzmit Belediyesi Kültür Müdürü Dilek Alp, Nicomedia Lions Kulübü Başkanı Nihal Tezgiden, Nicomedia Lions Kulübü Kurucu Başkanı aynı zamanda Atatürk Müze Sergisi Komite Başkanı Ümit Tezgiden,  gravür sanatçısı Şükrü Ertürk ile eşi Tülay Ertürk  ve çok sayıda davetli katıldı.

Konferansta ilk olarak söz alan Sabiha Gökçen’in manevi oğlu Eriş Ülger, şunları söyledi. “Atatürk sıradışı bir insandır. Ülkemizde mucizeler yaratmıştır. Size bunun en güzel örneklerinden birini anlatmak istiyorum. Tarih 8 Ağustos 1922. Ankara Polatlı’da 150 bin kişilik bir Türk Ordusu var. Bu ordu 8 Ağustos’ta gece yürüyüşü ile Polatlı’dan Afyon Ovası’na doğru yola çıkıyor. Yokluk içindeki ordu 550 kilometrelik yolu yürüyerek 26 Ağustos’ta Afyon Ovası’na geliyor. Bu ordu 2 buçuk saat dinlendikten sonra savaşa giriyor ve kazanıyor.  Atatürk’ün başarıları mucize gibidir. Dünyada Atatürk kadar aranan, özlenen bir lider daha yok. Bu günlere nasıl geldik derseniz, bizler onu yeni nesile yeterince anlatamadık. Mesela Mustafa Kemal’in, dayısının calıştığı çiftlikte tarlaya tohum ektiğini, kargaları kovaladığını sorsan bütün çocuklar bilir. Ancak bizler gençlere Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu topraklarına fenin, ilmin, bilmin, eğitimin, kültürün, hukukun ve adaletin tohumlarını nasıl ektiğini doğru bir şekilde anlatabilseydik, onu bugünkü kargalardan koruyabilirdik. Bu nedenle suçluyuz.”

Camilerle mektepler birbirinin tamamlayıcılarıdır

Atatürkçü olmak, Atatürk karşıtı olmaktan çok daha zordur diyen Sabiha Gökçen’in manevi oğlu Eriş Ülger, sözlerini şöyle sürdürdü.  “Çünkü, Atatürkçü olmak için zeki olmalısınız. Çalışkan olmalısınız. Vatansever olmalısınız. Cesur olmalısınız.  Dinin bir kültür mirası olması, camilerle mekteplerin birbirinin tamamlayıcıları olarak görülmesi ve gösterilmesi açısından, Çankaya Köşkü’nde yaşanan ders niteliğinde olan bir olayı size anlatmak istiyorum.  1932 yılının Aralık ayı, günlerden perşembe. Ankara’da müthiş bir kış var. Gazi’nin sofrasında, yakın arkadaşlarının yanısıra bazı gazeteciler ve üniversite hocaları bulunuyor. Yemekler yenmiş, ülke sorunları ile ilgili heyecanlı tartışmalar yapılmış, konular enine boyuna konuşulmuş, saatlerin ilerlemesiyle iş sohbete, muhabbete dönüşmüş. İşte böyle mutluluk dolu bir gecenin sonlarına doğru, Gazi yanında oturan Salih (Bozok) Bey’e dönerek sorar.

-Çocuk yarın günlerden ne?
-Cuma, Paşa Hazretleri!
-Yarın Hacıbayram Camisi’nde Cuma Hutbesi’ni kim okuyacak?

Salih (Bozok) Bey şaşkınlığını gizlemeye çalışarak cevap verir,

-Bilemiyorum Paşa Hazretleri.
-Peki şimdi birini gönder caminin hocasını buraya davet edelim, misafirimiz olsun.

Gazi’nin huzuruna böyle çıkmasanız iyi olur

Saatler gece yarısını geçmiştir. Dışarıda müthiş bir ayaz vardır. O sırada Çankaya’dan Ulus’un Karaoğlan semtine yakın bir yerde bulunan Hacıbayram Camisi’ne gitmek büyük bir meseledir, ama emir büyük yerdendir. Salih Bey hemen sofradan kalkar, bir araba temin edilir. Hoca köşke getirilir. Hoca Efendi’yi köşkün kapısında Salih Bey karşılar. Hocanın üstünde cüppe, başında takke, gözlerinde uyku mahmurluğu vardır.  Salih Bozok Bey kendisine hoşgeldin dedikten sonra,

-Hoca Efendi, arzu ederseniz kıyafetinizi değiştirelim. Benim elbiselerim size uyar. Gazi’nin huzuruna böyle çıkmasanız iyi olur, der.

Hoca “Hayır” anlamında başını sallar. Salih Bey de fazlaca ısrarcı olmaz. Beraberce Gazi’nin sofrasının bulunduğu salona girerler. Mustafa Kemal, Hoca Efendi’yi güleryüzle karşılar, masasına buyur eder ve karşısına oturtur. Hocayı tanımaz ama methini daha önceden duymuştur. Aydın ve zeki bir hoca olduğunu bilmektedir. Hoca’ya yakınlık gösterir, portakal suyu ikram eder, halini, hatırını, geçmişini sorar. Hoca hayatından memnun olduğunu söyler, sohbet derinleşir. Masadakiler konuşulanları ilgiyle izlerler. Nihayet sıra Gazi’nin Hoca’ya sormak istediği esas soruya gelir.

-Hoca Efendi, yarın cuma. Cuma Hutbesi’nde vatandaşlarımıza neler anlatacaksınız?

Hoca hiç beklemediği bu soru karşısında biraz şaşırır, ama belli etmemeye çalışır. Şaşıran sadece hoca değildir. Sofranın konukları da aynı durumdadır. Hoca kendini toparlar ve cevap verir.

-Cennetten ve cehennemden bahsedeceğim.
-Güzel… Başka ne anlatacaksınız?
-Günahtan, sevaptan bahsedeceğim.

Hoca efendi zekidir ama Gazi de ısrarlıdır

-Başka, başka neler anlatacaksınız Hoca Efendi?
-Haramdan helalden bahsedeceğim.

Gazi, Hoca Efendi’den beklediği ve istediği cevabı alamamıştır. Sofradakiler de Gazi’nin ısrarını anlayamamışlardır. Salon bir anda sessizliğe bürünür. Hiç kimsede çıt yoktur. Dışarıda yağan kar taneleri sanki sofranın üzerine düşmektedir. Herkes adeta buz kesilmiştir. Gazi’yi yakından tanıyanlar, dışarıda esen fırtınanın çok daha fazlasının masanın etrafında  ve Hoca’nın tepesinde eseceğini tahmin ediyorlardır. Bu fırtınadan kendilerine de pay düşeceğinin endişesi içindedirler, ama yanılırlar. Gazi sessizliği bozar.

-Hoca Efendi, elbette bunları anlatacaksınız. Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız. Bu sizin asli göreviniz. Ama bir başka göreviniz daha var ki, bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir. Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var. Asırlardan beri, kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka, gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır. Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil, siz aydın hocalar sayesindei doğruların, gerçeklerin, güzelliklerin konuşulup, tartışılıp öğrenildiği ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını da sizler sağlayacaksınız. Binlerce şehidimizin canları pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın, cumhuriyetimizin, elbirliği ile elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak? Eski harflerin gidip yeni harflerin geldiğini, okkanın gidip kilonun geldiğini, arşının gidip metrenin geldiğini, takkenin, cübbenin gidip medeni kıyafetin geldiğini, mecellenin gidip Medeni Kanun’un geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?

Hoca dahil herkesin başı öne eğilmiştir. Kimse Mustafa Kemal’in çakmak çakmak yanan gözlerinin içine bakmaya cesaret edemez. Saatler gibi geçen birkaç saniye sonra, Hoca Efendi yarı üzgün, yarı mahçup hafifçe başını kaldırır:

-Haklısınız Paşa Hazretleri!

Mustafa Kemal’in yüzü tekrar güler

-Hadi Hoca Efendi, göreyim seni. Cumhuriyetimizin geleceği, devrimlerimizin korunması açısından sizlere büyük görevler düşüyor.

Gazi, Salih Bey’e döner.

-Salih Bey, bu gece Hoca Efendi misafirimiz olacak. Sen ve Ruşen Bey hocamızı cumhuriyetimizin nimetleri hakkında bilgilendireceksiniz. Hoca Efendi de yarın bu konularda halkı aydınlatacak. Sizler yarın Hoca Efendi’yi dinlemeye gideceksiniz.

Başta Hoca Efendi olmak üzere, Salih ve Ruşen Beyler salondan çıkarken, Gazi dönerek sorar.

-Hoca Efendi yarınki hutbeninizi bu kıyafetle mi vereceksiniz?
-Evet Paşa Hazretleri.

Gazi bu cevap üzerine Salih Bey’e şu emri verir:

-Salih Bey, hemen şimdi benim terzime haber verin, acele gelsin. Sizler hocamızı bilgilendirirken, terzi de Hoca Efendi’ye güzel bir siyah elbise diksin. Cuma Hutbesi’ne yetiştirsin. Hoca Efendi için bir çift siyah iskarpin ve siyah pardesüyü de temin etmeyi unutmayın.

O gece sabaha kadar herşey Gazi’nin dediği gibi yapılır

Cuma günü öğle hutbesinde akşam Çankaya Köşkü’nde bulunan bütün misafirler tam kadro bir halde camiye Hoca Efendi’yi dinlemeye gelmişlerdir. Hoca yeni ve şık kıyafeti ile minberde, gözleri kamaştıracak kadar ilgi çekicidir. Harika bir vaaz verir. Kurtuluş Savaşı’ndan, yapılan devrimlerden ve onların nimetlerinden tek tek bahseder. Anlattıkça coşar, çoştukça anlatır. Dinleyiciler öylesine etkilenir ki, gözyaşları alkışlarla karışır. Hocayı herkes içtenlikle kutlar.

Bu hoca Sürmeneli Osman Hoca’dır diyen Eriş Ülger sözlerini şöyle tamamladı. “Sürmeneli Osman Hoca, Atatürk ve devrimlerinin bir numaralı savunucusu olarak ömrünün sonuna kadar görevini yapmıştır. Hocanın konu ile ilgili verdiği altı vaaz, 1934 yılında “Maarif  Yayınları” tarafından küçük bir kitapçık haline getirilir.”

Cumhuriyet erdemli insanların rejimidir

Eriş’ten sonra söz alan ünlü tarihçi Prof. Dr. Kemal Arı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dahi yönünü anlatmanın kendisini çok heyecanlandırdığını söyleyerek, Atatürk’ün deyimiyle 7 bin yıllık Türk Tarihi’nden bahsetti. Arı şunları söyledi: “Tarih 20 Eylül 1919 Cumartesi. Bu ülkenin satılmışlarının dilinden yabancı ülkelerin mandasını kabul edelim, başka çaremiz yok” feryatları yükseliyor. Amerika’nın o tarihteki başkanı Wilson, çok güvendiği General Harbourd’u “Mustafa Kemal’le görüş” diyerek Sivas’a gönderiyor. İki asker bir odada buluşuyorlar. Türk halkının direnecek gücü olmadığını söyleyen Harbourd, hiç sıkılmadan Atatürk’e şöyle diyor: “Zaman zaman bazı insanların intiharlarına şahit oluruz. Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız? Ulu önder çok geriliyor. O gerginlik anında elindeki tesbihinin ipi kopuyor, taneler yere dağılıyor. Atatürk, eğilip dağılan taneleri toplarken ABD generalinin yüzüne bakmadan son sözünü söylüyor: “Bu millet dağılmış gibi görünebilir. Ama o asil varlık, emperyalistlerin çizmesi altında ağır ağır ölmektense kendi öz çocuğunun elinde ölmek ister. Ancak ben O’nu öldürmeyeceğim ve yaşatacağım. Ya istiklal, ya ölüm…” Atamızın anılarından da anlayacağımız üzere, Cumhuriyet erdemli insanların rejimidir. Erdemli olmanın gereği de onurumuz olan Cumhuriyeti korumaktır. Egemenlik, kayıtsız koşulsuz milletindir. Türk Milleti, onu koruma görevini eksiksiz biçimde yerine getirecektir. Buna yürekten inanıyorum.” Konferansta son olarak söz alan Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, Atatürk’ün naaşının Etnoğrafya Müzesi’nden Anıtkabir’e nakledildiği günü yaşayan tek canlı tanık olarak dinleyicilere anlattı. Cumhuriyet’in kuruluşu dünya karanlığına güneşin doğuşu gibi gelmiştir diyen Özden, Atatürk’ün değerini bilmenin onun eserlerine sahip çıkmakla olacağını söylerek sözlerini tamamladı.

©2021 Anadolu Gezi Rehberi

veya

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

veya

Create Account